|
BU VESİLE İLE KERBELA ŞEHİTLERİNİ RAHMETLE ANIYORUZ... |
Öğrenim kredisi 200 TL'ye çıkarıldı..
22/12/2009Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, üniversite öğrencilerine Kredi ve Yurtlar Kurumu aracılığıyla verilen aylık kredilerin artırıldığını açıkladı.
Bakan Çiçek, Bakanlar Kurulu toplantısının ardından yaptığı açıklamada, üniversite öğrencileri ve akademisyenlere 'müjdeli' bir haber verdi.
Bakan Çiçek, üniversite ve yüksekokul öğrencilerine verilen aylık 180 TL kredinin 200'ye çıkarıldığını, master öğrencilerinin aylık kredilerinin 400 TL, doktora yapanların ise aylık 600 TL'ye çıkarıldığını açıkladı.
BAŞBUGUMUZA
28/11/2008
| |||
-Alparslan Türkeş'in Aziz Rûhuna- | |||
ATSIZ ATADAN
25/11/2008TÜRK HALKI DEĞİL TÜRK MİLLETİYİZ
Uzmanlar, yeryüzünde insanların 500.000 yıldan, belki daha eskiden beri var olduğunu söylüyor. Fakat insanların tarih sahnesine girmesi dört beş bin yıllık bir meseledir.
İnsanlık durmaksızın ilerleyerek bugünkü durumuna gelmiş, tarih öncesindeki ırkların türlü nisbetlerde birbiriyle karışmasından bugünkü ırklar doğmuş, ırklar da yine türlü sebeplerle parçalanarak günümüzün milletlerini meydana getirmişlerdir.
Bu söylediğim insanlık tarihinin ana çizgisidir.
İnsan zekâsının gelişmesi ölçüsünde de madde ve manâdaki her kavram için kelimeler bulunmuş, zamanla kelimelerden başka kelimeler türemiş, bazı kelimeler anlamını değiştirmiş, bazıları unutulmuş veya bırakılmış, yerine yenileri alınmış veya bulunmuştur.
İnsan olgunlaşmasının toplum hayatındaki son durağı "millet" ve "devlet"tir. "Millet" bağımsız yurdu olan teşkilatlı bir topluluktur. Asırların fikir akımı olan milliyetçilik bu kelimelerden çıkar.
Son zamanlarda solculardan başlayarak yavaş yavaş herkese, hattâ resmî şahsiyetlere de yayılan bir tabirle millet yerine halk kelimesinin kullanıldığını görüyoruz.
Komünistler milleti kabul etmedikleri için ve bu kelimeden ürkmeleri dolayısı ile daima "halk" kelimesini kullanırlar. Aşırı sosyalistlerde de aynı eğilim vardır. Fakat bu iki kelime aynı anlamda değildir. Şemseddin Sami "halk" kelimesini " Kaamus-i Türki" adlı mühim eserinde "insanlar", cem'iyyet-i beşeriyye, umum, cemaat, güruh, "kalabalık" diye açıklar. Bugünün edebî dilinde ise bu kelime "milletin bir parçası" yahut "aşağı tabakası" anlamında kullanılır. "İstanbul Halkı" veya "Orta Anadolu Halkı" dediğimiz zaman İstanbul veya Orta Anadolu'da doğan yahut oralarda yaşayan insanlar anlaşılacağı gibi "halktan yetişme"tabirleri de aynı mânâdadır. Halk=millet demek olsaydı "halktan yetişme", halk tabakası sözlerine lüzum kalmazdır. Herkes zaten milletten yetişme olduğu için bu türlü sözler lüzumsuz olurdu. Bundan başka "halk" yalnız o an için mevcut olan topluluktur. "Millet" ise üç zamanda da vardır ve "millet" bir " var olma şuurunun" da ifadesidir.
Kanunların ruhunda da bu iki kelimenin ayrılığı şiddetle göze çarpar. Kanun koyucusu millete hakareti ceza tehdidi altına almıştır. Halk için böyle bir tutum yoktur.
Türkiye'deki insanlar "Türkiye halkı" olarak anıldığı zaman yalnız çalışıp kazanan, şuraya buraya giden, oturan ve eğlenen bir yığın akla gelir.
Aynı insanlar "Türk milleti" olarak ele alınınca geçmiş yüzyıllardan kopup gelen, zafer ve kültür yaratıcısı olan, gelecek için ülküsü bulunan, bunun için savaşa varıncaya kadar her fedakârlığı göze alan güçlü bir topluluk söz konusudur.
Komünistler milletlere "yığın" diyemedikleri için halk diyorlar. Onlar için insanlar hammadde yığınından başka bir şey değildir. İran'daki komünist partisinin adı olan "Tûde", Farsça'da "yığın" demektir. Bizdeki komünistler de bir zamanlar "Yığın" adında bir dergi çıkarmışlardı.
Komünist Çin'de yüz milyonlarca insanın Mao'nun sözlerini gece gündüz ezberlemeye zorlanması milletleri yığın, hatta sürü gibi görmenin bir şeklidir.
Çünkü halk şuursuzdur. Baştaki zorbalar neyi telkin ederse onu körü körüne yapar. Böylece iktisadî bir takım başarılar sağlanır; yollar yapılır; kanallar açılır; ağaçlar dikilir, ırmakların yatağı derinleştirilir ve bunları yaparken halk sürüsünden milyonlarca insanın ölmesine ehemmiyet verilmez.
Millet ise şuurludur. Neyi, ne için yaptığını bilir. Halk, arkasında makineli tüfekler işlediği için savaşta ileri yürür. Millet bir görev yaptığına inanarak ateşe atılır. Yaratılıştan cesur olmasa bile sırf haysiyet ve utanç duyguları yüzünden ölüme doğru gitmekten çekinmez.
Resmî bildirilerde sık sık görülen "halklarımız arasındaki geleneksel dostluk" gibi tabirleri Türk dış işleri bakanları kaldırmalı, bunun yerine "milletlerimiz" kelimesini koymalıdır. Milletin bir pasaport meselesi olmadığı iyice kafalara sokulmalıdır.
Türk milleti nedir, kimler Türk'tür diye sorulacak.
Türk milleti, Türk kökünden gelenlerle Türk kökünden gelmiş olanlar kadar Türkleşmiş kimselerden meydana gelen topluluktur.
Türkler, Polonya Türkleri gibi tektük istinaslarla evlerinde Türkçe konuşan, anadili Türkçe olan insanlardır.
Şuuraltında veya duygularının gizli yönünde başka biri ırkın şuur ve özleyişini taşımayan kimselerdir.
Türkçülere yedi, hatta yirmi kuşak ilerisine kadar soy kütüğü arayan kimseler diye iftira ediliyor. Tatbik kaabiliyeti ve araştırma imkânı olmayan bu safsatalar ancak moskofçuların ve başka düşmanların uydurmasından ibarettir. Her zaman verdiğimiz örnekleri yine tekrarlayalım: En büyük Türkler' den biri olan Yıldırım Bayazıd'ın anası Türk değildir. Hangi Türkçü onu Türklük kadrosundan çıkarmıştır veya çıkarabilir? İstiklâl Marşı şairi Mehmet Akif' in babası Arnavut, ülküsü de Türkçülüğe aykırı olan ümmetçilik olduğu halde hangi Türkçü Mehmed Akif için Türk değildir demiştir?
Mesele Yıldırım Bayazıd veya Mehmed Akif kadar Türk olabilmektedir. Bir millette millî ruh yükseklerde olduğu zaman onların arasına karışan yabancıların hiçbir tesiri olmaz. Millî ruh, herhangi bir yabancılığı eritir. Fakat millî ruh arıklayınca, yabancılara karşı hayranlık başlayınca her şey allak-bullak olur. Milliyet inkâr edilir. İnsanlıkla hiçbir ilgisi olmayan çıkarcılar insaniyetçi kesiliverir. Her türlü konfor ve rahat içinde yaşayan milyoner çocukları, bu konfor ve rahatın zerresini bile feda edemeyecek oldukları halde komünist olur. Komünizm uygulanırsa ne o yiyeceği, ne o evi, rahatı, parayı, arabayı bulamayacağını, işçi haline geleceğini düşünemeyecek kadar ahmaklaşır.
Millet olmanın sonuçlarından biri de başka milletlere göre bir çok özellikleri olmak, onlardan ayrılmak, onlara benzememek, bazen onların zıddı olmaktır. Bu benzemeyiş ve ayrılış maddî ve manevî yönlerdedir. Milletlerin ses tonundan konuşma şekline, sevdiği ve sevmediği şeylere, davranışlarına kadar bir çok şeyi birbirinden ayrıdır. Sevinç ve şaşkınlığın ifadesi bile her millette başka başkadır. Sözün kısası milletler birbirine benzemez. Birinin ak dediğine öteki kara der.
Milletler binlerce yılın geliştirip şekillendirdiği sosyal varlıklardır. Bunları ortadan kaldırarak insanları kardeş yapmak, birleştirmek, tek devlet haline getirmek, devletleri kaldırıp insanları devletsiz bir birlik yapmak Hasan-i Sabbâh müritlerine yakışır rüyalardır. Tabiatta bir yandan birleşme bir yandan bölünme olduğu gibi, sosyal hayatın kanunlarında da, hem birleşme, hem parçalanma aynen mevcuttur. İnsanlık tarihine kısa bir göz atış bu birleşme ve ayrılmaların düzinelerle örneğini verir.
Şimdi, insanlığın son merhalesi olan şuurlu, inançlı ve istekli "millet" dururken onu kaldırıp yerine şuursuz, her kalıba girmeye elverişli, ham madde halindeki "halk" ı koymakta ne mânâ var?
Bu sözlerimize karşı hemen Atatürk kalkanıyla karşımıza dikileceklerini, öyle ise "Atatürk kurduğu partiye ne diye Halk Partisi dedi ? " diye soracaklarını biliyoruz.
Atatürk, Halk Partisi'ni kurarken komünistlerin sinsi maksatları henüz anlaşılmamıştı. Milletleri ortadan kaldırmak için halk kelimesini kullanacakları bilinmiyordu. Atatürk "halk" demekle edebî dildeki mânâyı kasdetmiş, milletin geri kalmış tabakalarını düşünmüştü. Partisiyle bunları kalkındırmayı amaç edinmişti.
Sözün kısası: Biz çobandan bilgine kadar Türk milletiyiz. Türk milleti siyasi sınırlarla ölçüştürülmesine imkân olmayan, Adalar Denizi'nden ve Tuna' dan Altaylar' ın ötesine kadar uzanan geniş dünyada yaşayan yaratıcı millettir. Bu köklü millet, bir takım maskaraların tabirleri ve taktikleriyle dillerinin zorla değiştirilmesiyle ve bozulmasıyla, yurtlarından sürgün edilmekle bölünmez, yok olmaz.
Sürülseler de, dilleri bozulup değiştirilse de günün birinde yeni bir Bozkurt doğup Türk ellerini kurt başlı sancak altında birleştirir, değişen lehçeleri tek bir edebî Türkçe haline sokar, Türk'ten boşaltılan Türk ülkelerini Türklerle doldurur. Yoksun budunu bay kılar, azlık milleti çokluk eder, geri kalmışı en ileri ve en üstün seviyeye ulaştırarak tarihin önüne geçilmez zaruretini gerçekleştirir.
Atsız
Ötüken 61. Sayı, Ocak 1969.
ÜLKÜCÜ KALABİLMEK
25/11/2008ÜLKÜCÜ KALABİLMEK
'Eğer'e ilişkili sevgi, beklentiye ve şarta bağlıdır... 'Çünkü' şartına bağlanmış sevgi, duruş ve eyleme göre seyreder... Her iki tür de hava durumu gibidir... Değişebilir, artabilir, eksilebilir... 'Rağmen' sevgisi ise ne iyilik gördüğünde çoğalır, ne kötülük gördüğünde eksilir... Tıpkı iman gibi, küsüratsızdır, karşılaştığı hiçbir olaydan olumlu veya olumsuz etkilenmez...
Üçüncü sırada zikrettiğimiz sevgi türü mümkün müdür? Yani ummadığınız bir olay karşısında bile, içinizdeki sevginin, o şartsız, o yalın halini korumak mümkün müdür?
Evet, mümkündür ve tek bir şartı vardır: Sevgiyi beşerden soyutlamak... Genelde yanlış yorumlanan ve insan merkezli bakış sanılan "yaratılanı severiz, yaratandan ötürü" deyişini iç anlamıyla kavrayabilmek... Allah sevgisini merkeze oturtan ve insana buradan bakabilen bir anlayış...
İşte o zaman her şeye rağmen sevmek mümkündür... Ülkücünün sevgi noktasında duracağı yer burasıdır... Ülküye olan sevginin, ona hizmet eden herşeyi kuşatması... Ülküye hizmet eden herkese ülkü uğruna katlanış...
Ülkücü, ülküdaşını da, liderini de, teşkilatını da böyle sevmelidir...
Gerisi hikayedir, avunmadır, düşkünlük dertlenmesidir ve dolayısıyla kendi kendini kandırmaktır...
Bugün ya da geçmişte yaşanan bütün kırgınlık, kavga ve kopuşların büyük çoğunluğunun, yukarıdaki anlayışın kavranılamamasından ve içselleştirilememesinden kaynaklandığı görülecektir...
"Dava, dava" diye nutuk atıp, davayı dünyevileştirmek, şahsileştirmek... Sadakati, menfaat, ilişki veya beklenti eksenli hale getirmek... Sonra bunlardan birisinin zedelenmesiyle -ki zedelenmemesi mümkün değil- kopuş ve sövgüye sarılmak...
Ülkücü harekette yüzlerce kez tekrarlanmış bir kısır döngüdür bu...
Arkadaşları, teşkilatı ve lideri için canını verecek derecede eylem ve söylemlerden, onlara can düşmanlığına dönüşen bir kısır döngü... Ya da tam tersi... Can düşmanlığından "yol arkadaşlığı"na terfi...
Bu sağlıksız yaklaşımlar hareket fazlasıyla yoruyor...
Hareketimize hizmet edebilecek enerji ve potansiyele sahip bir çok arkadaşımızı bu sakat yaklaşım sonucu kaybettik ve kaybetmeye devam ediyoruz...
Onun için bir ülkücü, inancının vekaletini kimseye vermemelidir... Teşkilattaki yetkisi veya sıfatı ne olursa olsun, hiç kimsenin sözü veya davranışı, inancında en küçük bir sarsıntı meydana getirmemelidir...
Ülkücü kalabilmenin yegane yolu budur...
Çünkü ülkücü, ülkücülük sıfatını kendine yakıştırdığı an, kendini o isimle sıfatlandırdığı an, bütün beşeri etkilerden sıyrıldığını da ilan ediyor demektir... Artık kendisinden başka hiç kimsenin onu ülküsünden ve imanından ayırmasına imkan yoktur...
Yok eğer herhangi bir yetkilinin bir söz veya davranışı, onun imanında bir değişikliğe yol açıyorsa, kendisini boşu boşuna kandırmasın... O ülkücü değildir...
